Bir insanı kaybettiğimizde tam olarak neyi özleriz? Yüzünü, sesini, bize söylediklerini elbette. Ama bazen bütün bunlardan daha çok, bir odada öylece durmasını özleriz. Eve geldiğinde çıkardığı sesi, konuşurken başka bir işle uğraşmasını, ertesi gün yine orada olacağına dair o düşünmeden taşıdığımız inancı… Ölümün en acımasız tarafı da belki burada saklıdır. Hayatımızın merkezinde duran birini alır, fakat onun etrafında kurulmuş alışkanlıkları yerli yerinde bırakır. Sandra Wollner imzalı Everytime, bu alışkanlıkların içinde yaşamaya devam eden üç insanın hikâyesini anlatıyor.

Jessie’nin ölümünün ardından annesi Ella, küçük kız kardeşi Melli ve erkek arkadaşı Lux aynı kaybın etrafında bir araya geliyor. Ancak aynı insanı kaybetmiş olmak, aynı acıyı yaşamak anlamına gelmiyor. Ella kızını, Melli ablasını, Lux ise sevdiği insanı kaybetmiş durumda. Üstelik Lux’ın taşıdığı yük, yalnızca özlemden ibaret değil. Jessie’nin son gecesinde yanında bulunmuş olması, herkesin açıkça sormadığı bir soruyu da onun üzerine bırakıyor: Başka türlü davranmış olsaydı her şey değişebilir miydi?

Suçlu Bulunca Acı Azalır mı?

Böyle bir hikâyede beklenen şey, annenin bütün öfkesini hayatta kalan gence yöneltmesidir. Zira bir suçlu bulmak, bazen yaşananlara bir anlam verebilmenin en kolay yolu gibi görünür. Ella’nın Lux’la kurduğu bağ ise bu beklentinin dışına çıkıyor. Onu bütünüyle uzaklaştırmak yerine kendi hayatının içine alması, aralarındaki ilişkiyi alışıldık bir hesaplaşmadan çok daha karmaşık bir yere taşıyor. Lux, Ella için kaybın hatırlatıcısı olduğu kadar kızına ulaşabileceği son insanlardan biri.

Bu yakınlığı yalnızca bağışlamak olarak okumak, ilişkinin asıl huzursuzluğunu biraz eksik bırakır. Çünkü insan bir başkasını affettiğini düşünürken ondan hâlâ bir açıklama bekleyebilir. Karşısındakini korumaya çalışırken, farkına varmadan onu geçmişin içinde tutabilir. Ella’nın Lux’a yaklaşımındaki çelişki tam da burada değer kazanıyor. Birbirlerine iyi gelme ihtimalleri ile birbirlerinin yarasını açık tutma ihtimalleri yan yana duruyor. Everytime’ın en güçlü taraflarından biri, bu iki ihtimalden birini seçip diğerini yok saymaması.

Melli’nin bu ilişkinin içindeki konumu da en az onlar kadar önemli. Ablasının yokluğu, annesinin yaşadığı büyük acının gölgesinde kolayca görünmez olabilecek başka bir kayıp yaratıyor. Bir evde herkes aynı ismi düşünürken, geride kalan çocuğun ihtiyaçları kendiliğinden anlaşılmıyor. Melli üzerinden düşününce filmdeki aile fikri de başka bir anlam kazanıyor: Bir arada bulunmak, birbirine ulaşabildiğin anlamına gelmeyebilir. Bazen aynı odada duran insanlar arasında, kilometrelerle ölçülemeyecek kadar büyük bir mesafe vardır.

Everytime — filmden bir kare

Hiç Yaşanmamış Bir Tatilin Hatırası

Ella’nın Melli ve Lux’ı Tenerife’ye götürmesi, hikâyenin bu düğümünü daha da sıkılaştırıyor. Yapılacak yolculuk, Jessie hayattayken planlanmış fakat gerçekleşmemiş bir tatilin devamı. Dolayısıyla mesele yalnızca kötü anılardan uzaklaşmak değil. Ella, yaşanmamış bir geleceğe yetişmeye çalışıyor. Kaybettiği insanın bulunması gereken bir yere giderek, onun yokluğunu bir şekilde değiştirebileceğine tutunuyor. Bu düşüncenin mantıksız olması, taşıdığı duyguyu daha az anlaşılır kılmıyor.

Burada beni en çok ilgilendiren şey, geçmişle gelecek arasındaki sınırın yer değiştirmesi. Yas denildiğinde genellikle hatırladıklarımızdan söz ederiz. Oysa gerçekleşmeyecek olan şeylerin de yasını tutarız. Birlikte yapılmayacak yolculukların, anlatılmayacak haberlerin, yıllar sonra bakıldığında gülünecek ama hiç çekilmeyecek fotoğrafların… Everytime’ın tatil fikri, bu görünmez kaybı somutlaştırıyor. Ella’nın aradığı yalnızca Jessie’nin geçmişteki hâli değil; kızının yaşayamadığı ihtimaller de onun peşinden geliyor.

Tenerife’nin güneşi ve tatille birlikte düşünmeye alıştığımız o rahatlık duygusu, bu yüzden hikâyenin acısını hafifletmiyor. Tam tersine, dışarıdaki dünya ile karakterlerin taşıdığı yük arasındaki uzaklığı büyütüyor. İnsanların hâlâ tatile gidebildiği, denizin aynı yerde durduğu, günlerin olağan biçimde birbirini takip ettiği bir dünyada birinin bütün hayatı durmuş olabilir. Filmin kurduğu karşıtlığın gücü, güzel bir manzarayı hüzünlü bir hikâyenin arkasına yerleştirmesinden çok, bu ikisinin aynı anda var olmasına izin vermesinde.

Bir Ekranda Yaşamaya Devam Etmek

Everytime’ın kayıpla kurduğu ilişki, geride kalan görüntüleri ve dijital izleri de içine alıyor. Bugün sevdiğimiz birinin yokluğuyla karşılaşmak, onun bütün görüntülerinin kaybolması anlamına gelmiyor. Telefonumuzda hâlâ konuşuyor, bir videoda gülüyor, çevrim içi bir dünyada bıraktığı şeylerle varlığını sürdürüyor. Böyle bir zamanda hatırlamak ile yeniden karşılaşmak arasındaki çizgi iyice belirsizleşiyor. Bir kaydı durdurup başa almak mümkün; hayatı aynı yerden başlatmak ise mümkün değil.

Bu ayrım, filmin merkezindeki çaresizliği düşünmek için çok güçlü bir alan açıyor. Görüntüler bizi teselli edebilir, fakat aynı görüntüler kaybı yeniden yaşamanın bir yoluna da dönüşebilir. Bir insanın izine ne kadar kolay ulaşabiliyorsak, o izin insanın kendisi olmadığını kabul etmek de bazen o kadar zorlaşır. Filmdeki dijital dünyanın anlamını yalnızca kuşak farkıyla açıklamamak gerekir. Burada teknoloji bir alışkanlıktan ziyade, dokunulamayan birine yaklaşmak için kullanılan başka bir dil hâline geliyor.

Everytime — filmden bir kare

Gerçekliğin Yetmediği Yerde

Wollner’ın hikâyeyi tek bir açıklamanın içine kapatmaması, Everytime’ı sıradan bir iyileşme anlatısından ayırıyor. Kayıp yaşayan karakterlerin bazı aşamalardan geçip sonunda hayata yeniden karışmasını beklemek rahatlatıcıdır. Böylece yaşanan acının bir düzeni, hatta bir bitiş noktası olduğunu düşünürüz. Everytime ise bu rahatlığa pek alan bırakmıyor. Geçmiş ile bugünün birbirine karışması, karakterlerin yanlış düşündüğünü kanıtlayan bir bulmacaya dönüşmek yerine, onların dünyayla kurduğu ilişkinin parçası oluyor.

Elbette bu tercih, her ayrıntının karşılığını açıkça görmek isteyen biri için mesafeli bulunabilir. Hikâyenin belirsizliği zaman zaman kesin bir cevabın yerini alıyor. Ancak burada belirsizliğin arkasına saklanan bir fikir eksikliğinden çok, cevabın kendisine duyulan güvensizlik var. Bir annenin, bir kardeşin ya da bir sevgilinin kaybını açıklayıp tamamlanmış bir dosya gibi önümüze koymak ne kadar dürüst olurdu? Filmin büyük gücü, bu insanları anlaşılır kılarken onları bütünüyle çözebileceğimiz iddiasında bulunmaması.

Everytime’ı 9.6 seviyesine taşıyan da bu yaklaşımın bütün hikâyeyi beslemesi. Bir insanı unutamamakla onun yokluğunu kabul edememek arasındaki farkı düşünmeye zorluyor; fakat kabul etmenin sevmeyi azaltacağı korkusunu da küçümsemiyor. Ella, Melli ve Lux’ın yolculuğunda kolayca kazanılmış bir huzur aramak yerine, birbirlerine rağmen ve birbirleri sayesinde nasıl var olmaya devam edebileceklerine bakıyoruz. Belki de insan bir kaybın ardından eski hayatına geri dönmez. O hayattan yanında taşıyabildiği parçalarla, henüz adını koyamadığı başka bir hayat kurar. Everytime, o hayatın ne kadar kırılgan olabileceğini unutmuyor.