Bir salgın insanın bedenini değiştirebilir. Peki insanlığını kaybetmek için mutlaka enfekte olması gerekir mi? 28 Days Later’dan beri bu evrenin en güçlü sorusu, koşarak üzerimize gelen bedenlerin ne kadar korkunç olduğu değil, hayatta kalanların birbirine neler yapabileceğiydi. Nia DaCosta imzalı 28 Years Later: The Bone Temple, bu soruyu iki zıt ilişki üzerinden yeniden kuruyor. Bir tarafta enfekte birinin içinde hâlâ bir insan arayan Dr. Kelson, diğer tarafta sağlıklı insanların içindeki vicdanı söküp atan Jimmy Crystal var. Aynı dünyanın yıkıntıları arasında bambaşka iki inanç biçimi.
Alex Garland’ın senaryosunun merkezine yerleşen bu karşıtlık, filmi yalnızca önceki maceranın devamı olmaktan çıkarıyor. Spike’ın Jimmy’nin grubundaki hayatta kalma mücadelesi ile Kelson’ın Samson’a yaklaşımı, başlangıçta birbirinden uzak görünse de aynı meseleye bağlanıyor: Karşımızdakine ne olduğunu sormadan önce, onun ne olduğuna karar veriyoruz. Canavar dediğimizde incitmemiz kolaylaşıyor. Kurtarıcı dediğimizde ise itaat etmemiz. The Bone Temple, bu iki kelimenin arkasına saklanmanın ne kadar tehlikeli olabileceğini hatırlatıyor.
İyiliğin Daha Zor Yolu
Kelson’ın Samson’la kurduğu ilişki, filmin en güçlü damarı. Enfekte bir bedene yalnızca ortadan kaldırılacak bir tehlike olarak bakmak yerine, onda geri kazanılabilecek bir şey bulunup bulunmadığını araştırması bütün evrenin ahlaki zeminini yerinden oynatıyor. Samson’ın sakinleştiğinde gösterdiği değişim, insanlığın bütünüyle silinmiş olmayabileceği ihtimalini açıyor. Bu ihtimalin değeri, yalnızca ileride bulunabilecek bir tedaviden gelmiyor. Kelson’ın şimdiki zamanda başka türlü davranmayı seçebilmesi de başlı başına önemli.
Zira umut, burada uzaktan bakıp güzel şeylerin olmasını beklemek anlamına gelmiyor. Tehlikeye yaklaşmayı, yanlış çıkabilecek bir ihtimale emek vermeyi ve herkesin çoktan vazgeçtiği bir bedenle ilgilenmeyi gerektiriyor. Kelson’ın yaptığı şeyin duygusal ağırlığı da bu somut çabada. Dünyanın geri kalanı birini düşman olarak tanımladığında, onun acısını görebilmek kolay değildir. Üstelik bunu yaparken kendi güvenliğinizin de ortadan kalkabileceğini bilirsiniz. Film, iyiliği zararsız bir kişilik özelliğinden çıkarıp bedeli olan bir davranışa dönüştürüyor.
Kemiklerden kurulmuş tapınağın bu ilişkinin mekânı olması da boşuna değil. İlk bakışta korku uyandıran bu yapı, ölüleri birbirinden ayırmadan hatırlama fikrini taşıyor. Kimin enfekte olduğu, kimin olmadığı, yaşarken hangi tarafta durduğu ölümün ortaklığı içinde silikleşiyor. Kelson’ın yaşayan Samson’a yaklaşımıyla ölüleri bir araya getiren tavrı arasında güçlü bir tutarlılık var. İkisinde de önce bir sınıflandırma yapıp sonra değer biçmek yerine, geride kalmış insan izini korumaya çalışıyor.

Şeytanı Beklerken
Jimmy Crystal ise tam tersini yapıyor. Grubun aidiyet ihtiyacını kullanarak şiddeti bir anlamın içine yerleştiriyor. Böylece yapılan kötülük, onun takipçileri için yalnızca bir tercih olmaktan çıkıp bir görev gibi görünmeye başlıyor. Jimmy’nin otoritesindeki asıl dehşet, tek başına ne kadar acımasız olduğunda değil. Başkalarının kendi davranışlarıyla aralarına mesafe koyabilmesini sağlamasında. İnsan kendi vicdanını bir lidere devrettiğinde, yaptığı şeyin sorumluluğunu da ona bıraktığını sanabilir.
Spike’ın bu grubun içinde bulunması, söz konusu düzenin dışarıdan göründüğü kadar kolay reddedilemeyeceğini gösteriyor. Bir çocuğun hayatta kalmak için aitmiş gibi davranmak zorunda kalması, yetişkinlerin kurduğu korku sistemini çok daha çıplak hâle getiriyor. Burada cesaret, her an karşı çıkmak demek değil. Bazen susmanın, beklemenin ve doğru anda birine güvenmenin içinde aranıyor. Kellie’nin Spike’a yaklaşımı da grubun bütünüyle tek bir iradeye dönüşmediğini düşündüren önemli bir çatlak açıyor.
Buna karşın Jimmy’nin kötülüğünün çok belirgin oluşu, anlatının yer yer en kolay okunabilen tarafı. Kelson ile arasındaki ahlaki karşıtlık o kadar güçlü kuruluyor ki, bazı anlarda karakterden önce temsil ettiği fikir görünür olabiliyor. Bu, filmin etkisini bütünüyle zayıflatmıyor; fakat daha karmaşık bir kötülük portresinin açabileceği alanı daraltıyor. Jimmy’nin kendi inancına ne ölçüde kapıldığından çok, onun başkalarına ne yaptığını izlemek zorunda kalıyoruz. Dehşet kuvvetli, psikolojik mesafe ise zaman zaman daha sınırlı.
Bir Gösteriyle Dağılan İnanç
Kelson’ın Jimmy’nin kurduğu mitolojiyi kullanarak sahnelediği gösteri, filmin en iyi düşünülmüş fikirlerinden biri. Tarikatın beklediği şeytanı onlara vererek Spike’ı kurtarmaya çalışması, inanç ile temsil arasındaki sınırı görünür kılıyor. İnsanlar gördüklerine mi inanıyor, yoksa inanmak istedikleri şeyi mi görüyor? Gösterinin müzik, ateş ve beden üzerinden kurulan taşkınlığı, yalnızca akılda kalıcı bir korku sahnesi yaratmıyor. Jimmy’nin otoritesinin ne kadar kolay yönlendirilebilen görüntüler üzerine kurulduğunu da açığa çıkarıyor.
Burada Kelson’ın tercihinin güzel tarafı, karşısındaki sistemi yalnızca daha büyük bir fiziksel güçle yenmeye çalışmaması. O sistemin nasıl işlediğini anlayıp içinden müdahale ediyor. Fakat bu müdahalenin bedelsiz olmaması da önemli. Kelson’ın ölümü, insani bir davranışın mutlaka kişisel bir ödülle karşılanacağı beklentisini kırıyor. Yaptıkları değerini, kendisine güvenli bir gelecek sağladığı için kazanmıyor. Başkasının hayatta kalmasına ve Samson’ın içinde kalan insanın yeniden görünmesine alan açtığı için kazanıyor.

Enkazın İçinde Kalan
The Bone Temple’ın devam filmi oluşu, en çok finalde bir sonraki hikâyeye açılan kapıda hissediliyor. Jim’in dönüşü heyecan verici bir bağlantı kuruyor; yine de Kelson’ın hikâyesinin yarattığı duygusal ağırlıktan hemen sonra evrenin geleceğine bakmak, kapanışın etkisini bir miktar dağıtabiliyor. Bir yandan biten hikâyenin acısını taşırken, diğer yandan yeniden başlayacak maceranın vaadine yöneliyoruz. Film kendi başına yeterince güçlü olduğu için bu geçişe biraz daha mesafe bırakılmasını isterdim.
Yine de 8.7’lik bir değerlendirmeyi taşıyan esas şey, filmin şiddetin ortasına yerleştirdiği insani soru. Bu dünyada yaşamak için başkalarından korkmak anlaşılır; herkesi yalnızca korkulacak bir şeye dönüştürmek ise başka bir seçim. Kelson ile Jimmy arasındaki ayrım, sonunda enfekte olanla olmayan arasındaki ayrımdan çok daha anlamlı hâle geliyor. The Bone Temple, insanlığın bedende bulunabilecek bir özellik kadar, her gün yeniden verilen bir karar olduğunu düşündürüyor. Bütün dünya yıkılmış olabilir. Ama birine nasıl davranacağımız, hâlâ bizim elimizde kalabilir.