Bazı filmlere devam çekilmesini, hikâyenin devamını merak ettiğimiz için mi isteriz; yoksa tanıdığımız bir odaya yeniden girmek için mi? The Devil Wears Prada 2, bu iki beklentinin arasında duran bir film. Runway’in kapısından yeniden geçmek, Miranda Priestly’nin karşısında yeniden durmak ve Andy’nin yıllar sonra nasıl biri olduğunu görmek başlı başına bir çekim gücü taşıyor. David Frankel’in devam filmi bunun farkında. Fakat aradan geçen zamanı yalnızca karakterlerin hayatında değil, onların çalıştığı dünyanın içinde de hesaba katması gerekiyor.
Andy artık mesleğinin başındaki genç bir asistan değil; gazetecilik deneyimi olan bir kadın. Runway’e dönüşü de ilk filmdeki gibi bilmediği bir dünyanın kurallarını öğrenme hikâyesi olarak başlayamaz. Üstelik derginin temsil ettiği otorite eskisi kadar sağlam görünmüyor. Yayıncılığın ekonomik koşulları, reklam ilişkileri ve değişen güç merkezleri Miranda’nın bulunduğu yeri de etkiliyor. Devam filminin elindeki en ilginç malzeme bu: bir zamanlar herkesin korktuğu insan, artık kendisinin de kontrol edemediği bir düzenin içinde.
O Masada Oturmak Hâlâ Güçlü Olmak mı?
İlk filmin hafızamızdaki Miranda’sı, bir bakışıyla odanın havasını değiştirebilen bir otorite. İkinci filmde ise o otoritenin hangi koşullara bağlı olduğu daha görünür hâle geliyor. Bir dergiyi yöneten kişinin kararları, derginin sahibinin ve gelir kaynaklarının kararlarından bağımsız değil. Zevki belirlemekle bütçeyi belirlemek arasında önemli bir fark var. Kültürel bir kurumun yüzü olabilirsiniz; fakat o kurumun geleceğine dair son sözü söyleyen kişi olmayabilirsiniz.
Bu değişim, Miranda’yı yalnızca yumuşatmak için kullanılmadığında ilgi çekici. Güçlü bir karakteri kırılgan görmek, onun geçmişteki davranışlarını otomatik olarak affetmemizi gerektirmez. Daha çok, gücün ne kadar ilişkisel olduğunu hatırlatır. Miranda’nın başkalarına uyguladığı baskıyı görmüş bir seyirci olarak, şimdi onun üzerinde çalışan baskıyı da fark edebiliriz. İki durumu birlikte düşünmek, karakteri tek bir sıfata indirgemekten daha verimli.
Andy’nin dönüşü de bu açıdan önemli. Bir zamanlar o dünyanın parçası olabilmek için kendisini değiştiren kişi, şimdi neyi korumak istediğine karar vermek zorunda. Runway’i kurtarmak, yalnızca eski çalışma arkadaşlarına yardım etmek anlamına gelmiyor. Belirli bir yayıncılık anlayışının, mesleki emeğin ve kurum hafızasının değerini savunmak anlamına da gelebilir. Fakat film, bu savunmanın sınırlarını yeterince zorladığında daha güçlü olabilirdi. Bir kurumun köklü olması, bütün alışkanlıklarının korunması gerektiği anlamına gelmez.

Değişen Roller, Tanıdık Yüzler
Emily’nin artık başka bir mesleki konumda bulunması, devam filminin en kullanışlı değişikliklerinden biri. Önceden aynı hiyerarşinin alt basamaklarında yarışan insanların, yıllar sonra farklı kapıları açabilecek güçlere sahip olması doğal. Bu karşılaşmalarda yalnızca eski rekabet yok; herkesin kendi geçmişine nasıl baktığı da var. Bir zamanlar aşağılandığınız yere başka bir konumdan dönmek, mutlaka özgürleştiğiniz anlamına gelmeyebilir. Bazen yalnızca aynı oyunda daha avantajlı bir yere geçmiş olursunuz.
Emily Blunt, Anne Hathaway, Meryl Streep ve Stanley Tucci’nin canlandırdığı karakterlerin yeniden bir araya gelmesi, filmin duygusal yatırımının büyük bölümünü taşıyor. Onları tanımamız, küçük karşılaşmalara bile geçmişten gelen bir anlam ekliyor. Nigel’ın varlığı örneğin yalnızca tanıdık bir yüzün dönüşü olarak değerlendirilemez; ilk filmden kalan emek ve takdir meselesini de beraberinde getiriyor. Kimin görünür olduğu, kimin çalışmasının başkasının başarısına dönüştüğü sorusu hâlâ geçerli.
Yine de tanışıklık, dramatik gelişmenin yerine geçtiğinde sorun başlıyor. Bir karakteri yeniden görmekten duyduğumuz memnuniyet, o karakterin bu filmde yeterince derinleştiği anlamına gelmiyor. Devam filmleri bazen seyircinin eski duygularını hazır bir malzeme gibi kullanıyor. Burada da kimi ilişkilerin taşıdığı ağırlığın bir kısmını yeni anlatı değil, ilk filmle kurduğumuz bağ sağlıyor. Bu rahatlık seyri keyifli kılıyor; fakat filmin kendi başına ne kadar ayakta durduğunu sormayı da gerekli hâle getiriyor.
Dergiyi Kim Kurtaracak?
Runway’in geleceğinin büyük sermaye ilişkileri içinde tartışılması, güncel ve güçlü bir çatışma yaratıyor. Gazetecilik, yaratıcılık ve editoryal bağımsızlık hakkında konuşmanın somut bir zemini var. Ancak hikâye, bu yapısal sorunları belirli kişilerin iyi ya da kötü tercihlerine fazla bağladığında eleştirisinin kapsamı daralıyor. Kötü bir patronun yerine daha anlayışlı bir patron gelmesi, bir kurumun neden bu kadar kolay savunmasız kaldığını açıklamıyor.
Filmin çözüme yaklaşımıyla kurduğu problem arasında bu yüzden bir mesafe hissediyorum. Anlatı bizi sektörün değişimi üzerine düşünmeye çağırıyor; ardından tanıdığımız insanların yerlerini koruyabilmesini temel rahatlama noktası olarak sunuyor. Elbette onların ayakta kalmasını isteyebiliriz. Fakat sadece bu isteğin karşılanması, mesleğin geleceği hakkında açılan sorulara yeterli bir karşılık değil. Kurum kurtulduğunda çalışanların, bağımsızlığın ve üretim koşullarının ne kadar değiştiğini de merak ediyorum.
6.5’lik puanım, filmin bu iki yönü arasındaki farktan geliyor. Yeniden buluşma duygusunu kurmakta becerikli, karakterlerin değişen konumlarından eğlenceli gerilimler çıkarabiliyor. Buna karşılık yayıncılık dünyasındaki dönüşümü ele alışında daha keskin bir bakış bekletiyor. Söylediği şeylerin çoğu anlaşılır ve yerinde; ama bazıları, hikâyenin merkezini gerçekten sarsacak kadar ileri taşınmıyor. Değişimi kabul ediyor, sonra o değişimin tanıdık düzeni fazla bozmasını istemiyor gibi.

Nostaljinin Dikişleri
Bir devam filminin ilk filmi inkâr etmesi gerekmiyor. Seyircinin sevdiği karakterlerle yeniden vakit geçirmek istemesi de küçümsenecek bir beklenti değil. Asıl mesele, bu karşılaşmaya yeni bir neden verebilmek. The Devil Wears Prada 2 bunu zaman zaman başarıyor: Andy’nin mesleki geçmişi, Miranda’nın otoritesinin sınırları ve Emily’nin değişen konumu gerçekten başka bir hikâyenin parçaları. Fakat film, bu parçaları her zaman aynı cesaretle geliştirmiyor.
Nostalji burada hem taşıyıcı hem sınırlandırıcı. Eski ilişkilerin çağrıştırdığı duygular, anlatının içine hızla girmemizi sağlıyor. Aynı duygular, karakterlerden ne beklediğimizi de daraltabiliyor. Onları değişmiş görmek istiyoruz; ama tanıyamayacağımız kadar değişmelerinden hoşlanmayabiliriz. Film bu gerilimi güvenli tarafta çözmeyi tercih ediyor. Bunun sonucu bütünüyle başarısız bir devam değil, yer yer fazla hesaplı bir buluşma.
Sonunda Runway’e dönmekten memnun oluyorum, ama orada karşılaştığım dünyanın daha fazla rahatsız edilmesini de istiyorum. The Devil Wears Prada 2, eski filmin enerjisine yaslanarak keyif veren; buna rağmen yeni döneminin meselelerini aynı yoğunlukla işlemeyen bir devam. En güçlü sorusu, kimin hâlâ masada oturduğundan daha büyük: O masayı artık kim satın alabiliyor? Film bu soruyu duyuruyor. Cevabının yarattığı huzursuzluğu ise biraz erken yatıştırıyor.