Sevdiğimiz insanı ne kadar tanırız? En sevdiği yemeği, neye güldüğünü, sinirlendiğinde nasıl sustuğunu bilmek yeterli midir? Yoksa bütün bu yakınlığın altında, sormayı hiç düşünmediğimiz sorular mı durur? Kristoffer Borgli’nin The Drama’sı, evlenmek üzere olan Charlie ile Emma’nın ilişkisinin ortasına böyle bir soru bırakıyor. Bir akşam yemeğinde geçmişte yapılan en kötü şeylerden söz edilmesi, sıradan bir samimiyet oyunu gibi başlıyor. Emma’nın açıklaması ise masadaki herkesin birbirine bakışını değiştiriyor.
Robert Pattinson ile Zendaya’nın canlandırdığı çift, bundan sonra yalnızca düğün hazırlıklarını sürdürmek zorunda değil. Birbirleri hakkında kurdukları hikâyeyi de yeniden değerlendirmeleri gerekiyor. Emma’nın gençliğinde bir okul saldırısı planladığını fakat gerçekleştirmediğini anlatması, filmin merkezine oldukça ağır bir mesele yerleştiriyor. The Drama’nın başarısı da sınırı da burada başlıyor. Böyle bir geçmiş, karakterlerin ahlaki ikiyüzlülüğünü açığa çıkarmak için güçlü bir araç; ama yalnızca rahatsız edici bir düğün komedisini hareketlendirecek malzeme gibi kullanılamayacak kadar ciddi.
Yapmadıklarımız da Bizi Tanımlar mı?
Filmin açtığı temel tartışma, insanı düşünceleriyle mi yoksa eylemleriyle mi değerlendirdiğimiz üzerine. Emma’nın geçmişi, çevresindekileri yalnızca korkutmuyor; onun bugünkü kişiliğine dair bütün bilgilerini de şüpheli hâle getiriyor. Bir insanın hayatının en karanlık ihtimalini öğrenince, ondan önce bildiğimiz her şeyi geçersiz saymalı mıyız? Değişmek mümkünse, geçmişteki kişi ile bugünkü kişi arasındaki ilişkiyi nasıl kurarız? Film bu soruların kolay bir cevabı bulunmadığını düşündürdüğü ölçüde ilgi çekici.
Ancak burada gerçekleşmemiş bir eylemle gerçekleşmiş bir zararı birbirine denk saymamak da önemli. Masadaki diğer insanların kendi geçmişlerini daha kolay affedebilmesi, Emma’ya gösterdikleri tepkinin ölçüsünü sorgulatıyor. İnsan, kendi yaptığı kötülüğü bağlamıyla birlikte anlatırken başkasınınkini tek cümleye indirebiliyor. The Drama’nın kara mizahı, bu anlatma ayrıcalığından besleniyor. Kendi hayatımızda açıklama dediğimiz şey, başka birinin ağzından çıktığında bize bahane gibi gelebiliyor.
Charlie’nin yaşadığı sarsıntı da yalnızca Emma’dan korkmasına bağlanmıyor. Onunla evlenmenin kendisi hakkında ne söyleyeceğini düşünmeye başlıyor. Böylece ahlaki kaygının içine toplumsal görünüş kaygısı karışıyor. Doğru şeyi yapmakla, doğru şeyi yapıyor gibi görünmek arasında gidip gelen bu tavır, karakterin en anlamlı çelişkisi. Sevdiği insanı anlamaya çalışması gereken yerde, çevresinin onu nasıl değerlendireceğini hesaplaması; ilişkinin zaten ne kadar dışarıdan yönetildiğini ortaya çıkarıyor.

Düğün Fotoğrafında Herkes Mutlu
Düğün hazırlıklarının bu krizin ortasında devam etmesi, filmin en verimli komedi alanı. Bir ilişkinin içi dağılırken dışarıya sunulacak görüntünün hazırlanması gerekiyor. Fotoğraflar, konuşmalar, program ve beklentiler; çiftin gerçekten ne hissettiğinden bağımsız bir düzen içinde ilerliyor. Evlilik hakkında karar vermeye çalışan iki insan, aynı anda bir etkinliğin başarılı görünmesinden de sorumlu. Özel bir mesele, kamusal bir gösterinin takvimine sıkışıyor.
Borgli’nin ilgisini çeken şey, bu görüntünün ne kadar kolay çatlayabildiği. Mutlu çift rolünü sürdürmeye çalıştıkça küçük aksaklıklar daha büyük anlamlar kazanıyor. Normalde önemsenmeyecek bir bakış, bir cümlenin yanlış vurgusu ya da zamansız bir soru; karakterlerin bastırdığı şüpheyi yeniden yüzeye çıkarabiliyor. Bu yapı, gerilimi büyük olaylardan çok insanların birbirini izleme biçiminde aradığı için etkili. Ortada herkesin bildiği ama nasıl konuşacağını bilemediği bir mesele var.
Pattinson ile Zendaya’nın karakterleri arasındaki güç dengesi de bu süreçte sabit kalmıyor. Geçmişini açıklayan kişi başlangıçta yargılanan konumunda; fakat onu yargılayan kişinin bugünkü davranışları da giderek tartışmaya açılıyor. Böylece film, ahlaki üstünlüğün rahatlığına yer bırakmamaya çalışıyor. Birinin geçmişteki ihtimalinden korkarken, şimdiki zamanda ona nasıl davrandığımızı gözden kaçırabiliriz. Charlie’nin kendi tercihleri, Emma hakkında verdiği hükmün dışına çıkıp ayrıca değerlendirilmek zorunda.
Rahatsız Etmek Tek Başına Yetmez
The Drama’nın 7.4’te kalmasının sebebi, kurduğu soruların zayıflığı değil; bazı soruların gerektirdiği derinlikle filmin provokasyon isteği arasındaki mesafe. Okul saldırısı gibi bir konunun taşıdığı gerçek ağırlık, karakterlerin sosyal rahatsızlığına indirgenmeye başladığında anlatının dengesi bozuluyor. Seyirciyi zor bir konuma sokmak değerli olabilir. Fakat o zorluğun, konu üzerine düşünmekten mi yoksa beklenmedik bir şeyi duymanın şokundan mı kaynaklandığını ayırmak gerekir.
Film, insanları kendi çelişkileriyle yüzleştirirken oldukça keskin. Buna karşın Emma’nın geçmişinin açtığı alan, zaman zaman diğer karakterlerin tepkilerini ölçen bir teste dönüşüyor. Emma’nın kim olduğu kadar, başkalarının onun karşısında nasıl göründüğü önem kazanıyor. Bu tercih kara komediyi besliyor; fakat karakterin iç dünyasını daha derinlemesine tanıma ihtimalini de sınırlıyor. Onun yalnızca masadaki dengeyi bozan kişi olarak kalmadığı daha fazla ana ihtiyaç duyduğumu düşünüyorum.

Yeniden Başlamak, Unutmak Değil
Çiftin finalde yeniden tanışmayı çağrıştıran karşılaşması, hikâyeyi kesin bir karara bağlamadığı için anlamlı. Baştan başlamak istemeleri, öğrendiklerinin silindiği anlamına gelmiyor. İnsanların birbirine yeni bir şans vermesi mümkündür; fakat bu şans, önceki sorunların hiç yaşanmadığını varsaydığında kolayca başka bir inkâra dönüşür. The Drama’nın kapanışını değerli kılan, bu iki ihtimali de açık bırakması. Romantik görünen bir hareketin altında hâlâ cevaplanmamış sorular bulunuyor.
Sonuçta film, sevdiğimiz kişiyi bütünüyle tanıyabileceğimiz inancına sert bir itiraz getiriyor. Bu itirazın bütün taraflarını aynı olgunlukla taşıyamasa da, ilişkilerin yalnızca iki kişinin arasında yaşanmadığını iyi gösteriyor. Arkadaşların yargıları, geçmişe dair anlatılar ve dışarıya sunulan görüntü; en özel kararların içine kadar sızıyor. The Drama’dan geriye kalan soru, Emma ile Charlie’nin birbirine uygun olup olmadığıyla sınırlı değil. Bir insanı tanımak, onun hakkında rahatsız edici bir şey öğrendiğimizde baştan hüküm vermek midir? Yoksa o bilgiyle birlikte, onu yeniden anlamaya çalışmanın sorumluluğunu almak mı?
Belki de ilişkiyi asıl sınayan, ilk anda ne hissettiğimiz değil; o duygunun ardından nasıl davrandığımızdır. Şüphe duymakla karşımızdakini yalnızca şüphemizin konusu hâline getirmek arasında, filmin de bütünüyle kapatamadığı önemli bir mesafe var.