Bir insanla güçlü bir bağ kurmanın şartları nelerdir? Hele ki toplumun çizdiği sınırların dışında kalan biriyseniz böyle bir bağ kurmak çok daha zor olabilir. Sonuçta en yakın arkadaşınızı bulmak, market rafından cips seçmek kadar basit değildir. Karşınızdaki insanın hem sizinle aynı dili konuşması hem de gerektiğinde size karşı durarak sizi konfor alanınızdan çıkarması gerekir. Bazen birlikte büyür, bazense birbirinizi hiç istemediğiniz yönlere doğru itersiniz. Ama gerçek bir dost, iyi günde olduğu kadar kötü günde de yanınızda kalandır. Hatta sizin için doğru olan buysa, kendisi hiç istemese bile aranıza kıtaların girmesine razı olabilecek kişidir.
DreamWorks Animation imzalı Forgotten Island tam olarak bu çatışmayla başlıyor. İlkokul yıllarında tanışan ikili, üniversite çağına gelene kadar sayısız anı biriktiriyor ve geçen yıllarla birlikte birbirlerine daha da bağlanıyor. Ailesine dair neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz, büyükannesiyle yaşayan Jo; daha uçarı, gerçeklikle bağı pek kuvvetli olmayan, haftada bir iş değiştirip yalnızca anı yaşamayı önemseyen bir karakter. En yakın arkadaşı Raissa ise yıllardır Jo’nun bu savruk dünyasına ayak uydursa da kendi hayatıyla bağını koparmamış; Amerika’da iyi bir üniversite kazanmış, geleceğini düşünen ve ayakları yere daha sağlam basan biri. Böylece film, birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olmalarına rağmen, hayata tamamen farklı yerlerden bakan iki arkadaşın ilk kez gerçekten ayrılma ihtimaliyle karşı karşıya kalmasını merkezine alıyor.

Hatıralardan ve Efsanelerden Doğan Bir Dünya
Forgotten Island’ın en ilgi çekici taraflarından biri, Jo’nun büyükannesinden dinleyerek büyüdüğü Nakali Adası efsaneleri. Ancak bu efsaneler, tamamen film için yaratılmış bir mitolojiden ibaret değil. Nakali Adası’nda karşımıza çıkan figürlerin önemli bir kısmı, doğrudan Filipin folklorundan besleniyor. Hatta Jo’yu seslendiren ünlü şarkıcı H.E.R., Filipinli annesinin çocukluğunda kendisine Manananggal hikâyeleri anlattığını; Filipinler’e yaptıkları ziyaretlerde yarasaları göstererek onları Manananggal olduğuna inandırıp korkuttuğunu anlatıyor. Bu detay, filmin kullandığı folklorik unsurların yalnızca fantastik dünyayı zenginleştiren figürlerden ibaret olmadığını, Filipin kültüründe kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyelerle de bağ kurduğunu gösteriyor.
Filmin bir diğer güçlü yanı ise görsel dünyası. Nitekim, Nakali Adası’na geçtiğimiz andan itibaren renkler, karakter tasarımları ve arka planlar çok daha dikkat çekici bir hâl alıyor. Özellikle adada karşılaştığımız yaratıkların tasarımları oldukça güzel. Hem Filipin folklorundan geldiklerini hissettiriyorlar hem de filmin eğlenceli yapısının dışına çıkmıyorlar. Bu yüzden Nakali, sadece hikâyenin geçtiği bir yer değil, gerçekten keşfetmek isteyeceğiniz ayrı bir dünya gibi duruyor.
Müzikler de bu dünyanın havasını tamamlıyor. Maceranın hızlandığı yerlerde filmle birlikte tempo yükselirken, Jo ve Raissa arasındaki daha duygusal anlarda müzik biraz geri çekiliyor. Böylece film, ne tamamen eğlenceli bir maceraya dönüşüyor ne de duygusal tarafını fazla ağırlaştırıyor. Görsel olarak çok farklı ya da daha önce hiç görmediğimiz bir şey sunmasa da; renkleri, tasarımları ve müzikleriyle izlerken içinde bulunması keyifli bir dünya kurmayı başarıyor.

Birlikte Biriktirdiklerimiz
Jo ve Raissa’nın en büyük hayali, yıllardır hikâyelerini dinledikleri bu büyülü adaya bir gün ayak basmaktır. İkilinin çocukluk hayali, Raissa’nın Amerika’ya taşınmasından yalnızca bir gün önce beklenmedik bir şekilde gerçeğe dönüşür ve kendilerini Nakali Adası’nda bulurlar. Film, tam bu noktada iki arkadaşın vedasına odaklanan hikâyesini bir kenara bırakıp oldukça eğlenceli bir maceraya dönüşüyor.
Karakterlerin adadaki ilk gecelerinde ne yaşadıklarına dair en ufak bir fikirleri yok. Anıları çalan gizemli bir yaratığın kurbanı olan Jo ve Raissa, eve dönmelerini sağlayacak anahtarı bulabilmek için bir önceki gün gittikleri yerleri yeniden ziyaret etmek ve kendi kayıp anılarının izini sürmek zorunda kalıyor. Bu noktadan sonra Forgotten Island, fantastik bir The Hangover senaryosunu andırmaya başlıyor. Karakterlerle birlikte biz de bir önceki gecenin parçalarını topluyor, karşılaştıkları her yeni mekanda “Burada ne yaşandı?” sorusunun cevabını arıyoruz.
Buna karşın, filmin bu yapısı yalnızca eğlenceli bir gizem yaratmak için kullanılmıyor. Birlikte sayısız anı biriktirmiş iki insanın yolları ayrılmak üzereyken anılarını kaybetmesi, filmin arkadaşlık üzerine söylemek istediklerini de daha anlamlı hale getiriyor. Çünkü Jo ve Raissa’nın eve dönüş yolculuğu, bir noktadan sonra kayıp bir anahtarı bulmaktan çok, birbirlerinde bıraktıkları izleri yeniden keşfetme yolculuğuna dönüşüyor.

Sevmek Bazen Bırakabilmektir
Forgotten Island’ın anılarla kurduğu ilişki, burada basit bir hikâye aracının ötesine geçiyor. Çünkü insanı olduğu kişi yapan şey yalnızca yaşadıkları değil, yaşadıklarından geriye kalanlardır. Hayatımızdan önemli bir anıyı çekip aldığımızda, geçmişimizden bir parçayla beraber bugünkü kişiliğimizden de bir şeyler kaybediyoruz. Hele ki silinen anılar hayatımızdaki en değerli insanlardan birine aitse, geriye kalan kişi artık aynı kişi olmayabilir.
Film, hafızayı bu yüzden yalnızca hatırlamak ve unutmak üzerinden değil, kim olduğumuz üzerinden ele alıyor. Geçmişinden önemli bir parçanın koparılması, en zararsız görünen birini bile korku salan bir canavara dönüştürebilirken, sevdiğin bir insanı korumak uğruna kendi anılarından vazgeçebilmek dostluğun en ağır fedakarlıklarından birine dönüşüyor. Forgotten Island, böylece anıları kaybetme korkusunun altında çok daha insani bir endişeyi saklıyor: bir gün, bizi biz yapan insanları kaybetmek.
Bu yaklaşım, Jo ve Raissa arasındaki temel farkı da daha anlamlı hale getiriyor. Jo, güzel anların hiç bitmemesini isteyen ve değişimi kabullenmekte zorlanan biri. Raissa ise geçmişine değer verse de geleceği için ilerlemesi gerektiğinin farkında. Dolayısıyla aralarındaki çatışma, kimin dostluğa daha fazla değer verdiğinden ziyade dostluğu nasıl yaşadıklarıyla ilgili. Jo için sevmek, sevdiği insanı yanında tutmak anlamına gelirken, Raissa için sevmekse araya binlerce kilometre gireceğini bilsen bile kendi yoluna devam edebilmek demek. Film de burada önemli bir ayrım yapıyor: Anılarımızı korumak, onların içinde yaşamamız gerektiği anlamına gelmiyor. Geçmişi değerli kılan şey orada kalmak değil, yaşadıklarımızı yanımıza alarak ilerleyebilmek. Belki de gerçek dostluk, gitmesi gerektiğinde izin verecek kadar birini sevebilmektir.