Bir vedanın ardından yeniden buluşmak, o vedayı daha mı anlamlı kılar; yoksa biraz eksiltir mi? Toy Story 5’e bakarken aklımdan geçen ilk soru bu. Woody, Buzz ve diğer oyuncaklarla kurduğumuz bağ, yalnızca birlikte yaşadıkları maceralardan oluşmuyor. Geride bırakılmayı, büyümeyi ve birinin hayatındaki yerimizin değişmesini de onlarla düşündük. Bu yüzden yeni bir film, tanıdık karakterlerin dönüşünden daha fazlasını gerektiriyor. Özellikle de daha önce söylenmiş vedaların ardından geliyorsa.
Andrew Stanton’ın yönettiği, McKenna Harris’in eş yönetmenliğini üstlendiği beşinci film, oyuncakların karşısına bu kez bir ekran çıkarıyor. Bonnie’nin hayatına giren Lilypad adlı tablet, ilginin başka bir yere kaymasının yeni biçimi. Bu fikir serinin dünyasına yabancı değil; çünkü Toy Story en başından beri sevginin ve dikkatin sınırlı olabileceği korkusuyla ilgileniyor. Yeni olan, rakibin artık başka bir oyuncak olmaması. Peki ekranın gelişi, eski korkuyu gerçekten başka bir yere taşıyor mu?
Oyuncak Kutusundan Ekrana
Lilypad’in temsil ettiği şey yalnızca teknolojik bir yenilik değil. Bir çocuğun oyunla, arkadaşlıkla ve kendisini oyalama biçimleriyle kurduğu ilişkinin değişmesi. Oyuncaklar, daha önce dokunabildikleri ve içinde yer alabildikleri bir dünyadan dışarıda kalıyor. Kendi değerlerini Bonnie’nin onlara ayırdığı zaman üzerinden ölçtükleri için bu değişim, basit bir kıskançlığın ötesine geçiyor. İlgi kaybı, var olma nedenlerini de tartışmalı hâle getiriyor.
Bu, serinin güçlü biçimde tanıdığı bir duygu. Ancak tanıdık olması iki farklı sonuç doğuruyor. Bir yandan meseleye hemen bağlanabiliyoruz; unutulmak istememeyi anlamak için uzun bir açıklamaya ihtiyacımız yok. Diğer yandan filmin yeni çatışmasını, daha önce başka biçimlerde yaşanmış bir sorunun tekrarı olarak görme ihtimali artıyor. Yeni bir nesnenin eski korkuyu tetiklemesi, tek başına yeni bir bakış açısı üretmiyor.
Bence Toy Story 5’in en önemli sınavı burada. Oyuncakların yerini ekranların alması gibi kolayca anlaşılabilecek bir karşıtlık, hikâyeyi taşıyabilir. Ama çocukların teknolojiyle kurduğu ilişki bundan daha karmaşık. Bir ekran yalnızlaştırabilir, başka insanlarla bağlantı kurmaya da yardımcı olabilir. Bir oyuncak hayal gücünü açabilir, kullanılmadığında odanın köşesinde kalabilir. Nesneleri baştan iyi ve kötü diye ayırmak yerine, onlarla nasıl ilişki kurulduğuna bakmak daha zengin bir alan yaratıyor.

Jessie’nin Sırası
Woody’nin ayrılığından sonra Jessie’nin sorumluluk üstlenmesi, filmin en değerli hareket noktası. Serinin alışılmış merkezini biraz kaydırmak, aynı oyuncak grubuna başka bir duygusal konumdan bakma imkânı sağlıyor. Jessie için geride bırakılma korkusu zaten karakterinin geçmişinden ayrı düşünülemez. Bu nedenle Bonnie’nin ilgisindeki değişimle ilgilenmesi, yalnızca grubu yönetmenin pratik bir gereği değil; kendi kırılganlığıyla karşılaşması da demek.
Liderlik burada herkese ne yapacağını söylemekten ibaret olamaz. Kendi korkularının, korumaya çalıştığı çocuğun ihtiyaçlarının önüne geçip geçmediğini de anlaması gerekir. Oyuncakların Bonnie’yi mutlu etmek istemesiyle onun hayatında vazgeçilmez kalmak istemesi her zaman aynı şey değil. Serinin en güzel düşüncelerinden biri, sevmenin bazen kendi yerinin değişmesini kabul etmeyi gerektirmesi. Jessie’nin ön plana çıkması, bu düşünceyi başka bir karakter üzerinden yeniden tartışma fırsatı sunuyor.
Lilypad ile kurulabilecek iş birliği de bu nedenle önemli. Sorunu rakibi ortadan kaldırarak çözmek, oyuncakların korkusunu geçici olarak yatıştırabilir. Fakat Bonnie’nin dünyasının değiştiği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Ekranla oyuncağın aynı çocuğun hayatında yer bulabilmesi, daha zor ama daha anlamlı bir ihtimal. Filmin bu ihtimale yaklaşması, başlangıçtaki kolay karşıtlığı bir ölçüde açıyor. Keşke bu açılım, anlatının bütününde daha şaşırtıcı sonuçlar doğurabilseydi.
Eski Vedalar, Yeni Gerekçeler
Woody’nin yeniden hikâyeye çağrılması, doğal olarak duygusal bir etki yaratıyor. Onu diğerleriyle birlikte görmek istemek çok anlaşılır. Yine de bu isteğin karşılanmasıyla, karakterin geri dönüşünün anlatısal olarak gerekli olması aynı şey değil. Bir önceki yolculuğun sonunda verilen karar, karakterin gelişiminin önemli bir parçasıydı. Yeni film o kararı bütünüyle geçersiz kılmasa bile, yeniden buluşmanın rahatlığı önceki ayrılığın ağırlığını etkiliyor.
Serinin her yeni bölümünde benzer bir güçlük var: Bir yandan değişmenin kaçınılmaz olduğunu anlatıyor, diğer yandan seyircisini tanıdık gruba geri getiriyor. Bu çelişki tek başına kusur sayılmaz; hatta bilinçli işlendiğinde çok verimli olabilir. Fakat eski karakterlerin dönüşü, yeni karakterlerin ve yeni duyguların önüne geçtiğinde anlatı kendi geçmişinin etrafında dolaşmaya başlıyor. Beşinci filmde hissettiğim yorgunluğun bir kısmı buradan geliyor.
6.2’lik puanımın nedeni, filmin bütünüyle duygusuz ya da işlevsiz olması değil. Bu oyuncakların taşıdığı sıcaklık hâlâ var. Jessie’nin öne çıkması ve değişen çocukluk alışkanlıklarının hikâyeye girmesi de yerinde tercihler. Ama bunlar, devam filminin gerekliliğine dair soruyu bütünüyle karşılamıyor. Bazı düşünceler yeni bir mesele açmak yerine, serinin zaten iyi bildiği dersleri başka nesneler üzerinden yeniden anlatıyor. Filmden beklediğim şey, hatırlatmadan biraz daha fazlası.

Büyüyen Yalnızca Çocuklar Değil
Toy Story’nin duygusal gücü, çocukların oyuncaklarından ayrılmasını yetişkinlerin de anlayabileceği bir kayıp olarak anlatabilmesiydi. Bir evden taşınmak, bir arkadaşlıktaki yerini kaybetmek ya da birinin artık size eskisi kadar ihtiyaç duymadığını fark etmek; oyuncakların yaşadığı korkunun başka biçimleri. Bu nedenle serinin yeni bir filmle anlamlı olabilmesi için yalnızca çocukluğun araçlarının değiştiğini göstermesi yetmiyor. O değişimin ilişkilerde açtığı yeni duyguları da bulması gerekiyor.
Beşinci film bunu bazı noktalarda başarıyor, bazı noktalarda ise zaten kurulmuş bağın gücüne güveniyor. Ekran meselesi güncel bir kapı açıyor; fakat o kapının ardında zaman zaman oldukça tanıdık bir oda buluyoruz. Dikkatin başka yere kayması, grubun harekete geçmesi ve sevgiyi yeniden tanımlama ihtiyacı, serinin temel düzenini tekrar ediyor. Bu düzenin hâlâ çalışması, artık daha az şaşırtıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Toy Story 5, sevdiğimiz karakterlerle geçirilen bütünüyle boşa gitmiş bir zaman değil. Fakat serinin en güçlü filmlerinin bıraktığı duygusal zorunluluğu da taşımıyor. Jessie’nin hikâyesinde yeni bir merkez ararken, Woody’nin dönüşüyle eski merkezin çekimine yeniden kapılıyor. Oyuncakların çocukların büyümesine izin vermesi gerektiğini biliyoruz. Belki serinin de kendi geçmişinden biraz uzaklaşmasına izin vermesi gerekiyor. Her buluşma güzel olabilir; ama her güzel buluşmanın yeni bir filme dönüşmesi şart mı?