Birinin bizi sevmesini istemekle, onun bizi sevmek zorunda olduğunu düşünmek arasındaki çizgi nerede başlar? Romantik hikâyeler yıllardır ısrarın, beklemenin ve vazgeçmemenin sonunda ödüllendirileceğini anlatıyor. Karşımızdaki insanın ne istediği ise bazen bu büyük aşkın önündeki küçük bir engel gibi kalıyor. Curry Barker’ın Obsession’ı, tam da bu düşüncenin içindeki korkuyu görünür hâle getiriyor. Bear’ın Nikki’ye duyduğu karşılıksız ilgi, bir dilekle karşılık bulduğunda ortada gerçekleşmiş bir aşk hikâyesinden çok, ortadan kaldırılmış bir irade kalıyor.

Michael Johnston’ın canlandırdığı Bear, çocukluk arkadaşı Nikki’nin kendisine âşık olmasını istiyor. Bunu sağlayabileceğine inandığı doğaüstü nesne, ilk bakışta romantik bir çaresizliğin çıkış kapısı gibi. Oysa dileğin temelinde karşı tarafın seçimini devre dışı bırakmak var. Film, korkuyu sonradan gelen beklenmedik bir yan etki olarak düşünmeye izin vermediğinde güçleniyor. Asıl sorun, dileğin yanlış anlaşılması değil. Dileğin kendisinin başka bir insanı, bir başkasının mutluluğuna hizmet edecek biçimde değiştirmeyi istemesi.

İyi Niyetin Arkasına Saklanmak

Bear’ın kendisini nasıl gördüğüyle, yaptığı şeyin Nikki için ne anlama geldiği arasında büyük bir uçurum bulunuyor. Kendi yalnızlığından baktığında, yıllardır beklediği yakınlığa ulaşmaya çalışan biri olabilir. Nikki’nin tarafından bakıldığında ise hayatının kontrolüne dışarıdan müdahale eden kişi. Obsession’ın ilgi çekici tarafı, seyircinin bu iki bakış arasında rahatça durmasına izin vermemesi. Bir karakteri takip etmek, onun kendi hakkında anlattığı hikâyeyi kabul etmeyi gerektirmiyor.

Burada karşılıksız aşkın acısını küçümsemekle, o acının başkasına zarar vermeyi haklı çıkarmadığını söylemek arasında önemli bir fark var. Bear’ın üzülmesi anlaşılır; Nikki’nin ona borçlu olduğu sonucu çıkmaz. Film bu ayrımı doğaüstü bir felaket üzerinden büyütüyor. Bir insanın duygularını zorla değiştirebildiğimizde, aradığımız şey hâlâ sevgi olur mu? Yoksa yalnızca seviliyor olmanın görüntüsünü mü elde ederiz? Nikki’nin dilekten sonraki varlığı, bu soruyu romantik bir tartışma olmaktan çıkarıp bedensel bir dehşete dönüştürüyor.

Nitekim korkunun merkezine bir ilişkinin yerleşmesi, güvenli saydığımız davranışları da şüpheli hâle getiriyor. İlgi göstermek, sürekli birlikte olmak istemek ve karşıdakine ihtiyaç duymak; kendi başlarına yakınlığın işaretleri olabilir. Fakat bütün bunlar seçme hakkı ortadan kaldırıldığında başka bir anlam kazanır. Obsession, romantik bir ilişkide arzulanabilecek davranışların fazlasını göstererek ürkütmekle yetinmemeli; o davranışların kime ait olduğunu da sorgulamalı. En güçlü olduğu yerler, bu ikinci sorunun görünür kaldığı yerler.

Obsession — filmden bir kare

Nikki’nin Yerinde Kim Var?

Inde Navarrette’in üstlendiği Nikki karakterini yalnızca Bear’ın korktuğu bir figür olarak görmek, hikâyenin ahlaki meselesini tersine çevirirdi. Çünkü başlangıçtaki haksızlığın asıl muhatabı o. Bir yandan Bear’ın karşılaştığı tehlikeyi izlerken, diğer yandan Nikki’nin kendi hayatından nasıl uzaklaştırıldığını unutmamak gerekiyor. Filmdeki doğaüstü değişimin en rahatsız edici anlamı da burada: Bir insanın bedeni görünür biçimde orada kalırken, kendisine ait olan şeylerin kontrolü elinden alınabiliyor.

Bu açıdan Obsession, sahip olma isteğinin kendi kendini yok eden yapısını iyi bir korku fikrine dönüştürüyor. Bear, Nikki’nin kendisini seçmesini istiyor; fakat seçimi ortadan kaldırdığı anda o seçimin değerini de yok ediyor. Elde ettiği şey, beklediği duygunun kanıtı olamaz. Arzuladığı yakınlığın içinde sürekli büyüyen yabancılık, yalnızca yaratılan tehdidin sonucu değil; yaptığı tercihin mantıksal devamı. Hikâyenin temel fikri bu yüzden basit olmasına rağmen oldukça güçlü.

Buna karşın filmin seyircinin dikkatini sürekli Bear’ın başına gelecek şeye yöneltmesi, Nikki’nin yaşadığı kaybı zaman zaman geride bırakma riski taşıyor. Korku sahnesinin merkezinde kimin bulunduğu, ahlaki merkezin de kim olduğunu belirleyebiliyor. Benim filmle ilgili en önemli çekincem bu denge. Bear’ın korkusuna ortak olmakla Nikki’nin iradesinin gasp edildiğini unutmamak arasında daha sert bir gerilim kurulabilirdi. Karakterin yalnızca dehşetin görünür yüzüne dönüşmediği anlar, anlatının en anlamlı tarafını oluşturuyor.

Dileğin Kuralları, İnsanların Sınırları

Doğaüstü bir hikâyede kuralların varlığı önemlidir. Seyirci, karakterlerin neyi değiştirebileceğini ve hangi davranışın neye yol açacağını anlamak ister. Ancak bütün gerilim bir lanetin nasıl iptal edileceğine bağlandığında, merkezdeki insani mesele bir bulmacanın arkasında kalabilir. Obsession’ın dikkatli yürümesi gereken çizgi de bu. Sorun yalnızca doğru yöntemin bulunamaması gibi görünürse, Bear’ın başlangıçtaki seçimi yeterince sorgulanmadan geçilebilir.

Filmin 7.8’lik karşılığını, bu güçlü çıkış noktasıyla uygulamadaki bazı tekrarlar arasındaki dengede buluyorum. Bir dileğin giderek büyüyen sonuçlarını görmek etkili; fakat aynı huzursuzluğu farklı sertliklerde tekrar etmek, her zaman yeni bir anlam üretmiyor. Tehdidin yükselmesinin yanında karakterlerin kendileri hakkında öğrendiklerinin de derinleşmesini bekliyorum. Obsession, bu iki hareketi buluşturduğunda yalnızca korkutucu bir fikir olmaktan çıkıyor. Biri diğerinin önüne geçtiğinde ise türün daha tanıdık alışkanlıklarına yaklaşıyor.

Obsession — filmden bir kare

Sevilmek İsteyen Kişinin Karanlığı

Bear’ın hikâyesi üzerinden düşünülmesi gereken şey, yalnızlığın otomatik olarak masumiyet anlamına gelmemesi. Bir insanın kırılgan olması, başkalarının sınırlarını ihlal edemeyeceği anlamına gelmez. Hatta bazen kişi, kendi acısına o kadar yoğunlaşır ki karşısındakinin ayrı bir hayatı olduğunu görmeyi bırakır. Obsession’ın en iyi fikri, korkunun dışarıdan gelen bir yaratığa ihtiyaç duymadan da bir arzunun içinde bulunabileceğini göstermesi. Doğaüstü olan şey, zaten orada duran sorunu büyütüyor.

Bu yüzden filmi yalnızca kötü sonuçlanan bir aşk dileği olarak hatırlamak eksik olur. Asıl mesele, aşk dediğimiz şeyin karşı tarafın özgürlüğüyle birlikte var olup olamayacağı. Bear’ın istediği mutluluk, Nikki’nin kendi kararlarını verememesine bağlıysa ortada korunacak bir romantizm yoktur. Obsession, kusursuz bir anlatı kurmasa da bu rahatsız edici düşünceyi güçlü biçimde taşıyor. Birinin bizi sevmesini sağlayabilseydik bile, onun hayır deme ihtimalini yok ettiğimiz anda aradığımız cevabı kaybetmiş olurduk. Çünkü seçilebilmek, seçilmeme ihtimaline de razı olmayı gerektirir.